Sosyal kaygı sadece yargılanma korkusu değildir; yargıçların haklı olduğu korkusudur.
Ellen Hendriksen
İçim daraldı, tansiyonum mu düştü ne, elim ayağım titriyor, yüreğim ağzıma geldi, karnıma ağrılar giriyor, içim sıkıldı, nefes alamıyorum gibi, kötü bir şey olacakmış gibi hissediyorum, kendimi çok huzursuz hissediyorum, içimde bir kaygı var, ama neden bilmiyorum, bir şey olacakmış gibi geliyor, kendimi yerinde duramayan bir halde hissediyorum ifadelerinden birini kullanırız ya da kısaca “anksiyetem tuttu” deriz.
Hepimiz zaman zaman kaygı hissederiz. Sınav öncesi, önemli bir toplantıda ya da belirsiz bir durumla karşılaştığımızda yaşadığımız bu duygu doğal, sağlıklı ve hatta gereklidir. Ancak kaygı kontrol edilemez, sürekli ve yoğun hale geldiğinde, zihni olumsuz senaryoların sardığı ve fiziksel belirtilerin eşlik ettiği bir noktaya ulaştığında anksiyete bozukluğu olarak değerlendirilir. Kaygı, geçici ve belirli bir nedene bağlı olabilirken; anksiyete, daha yaygın, yoğun ve işlevselliği bozucu bir hal alır.
Türk Dil Kurumu (TDK), anksiyeteyi “kaygı bozukluğu” olarak tanımlasa da, günlük dilde çoğu zaman doğrudan "kaygı" kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanılır. Endişe, huzursuzluk, vesvese, kuruntu, sıkıntı gibi kavramlarla iç içe geçmiş geniş bir yelpazeyi kapsar. Anksiyete bozuklukları tek bir durumdan ibaret değildir; yaygın anksiyete bozukluğu, panik bozukluk, sosyal anksiyete, özgül fobiler, obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gibi farklı alt türleri bulunmaktadır.
Bu yazıda kaygı ve anksiyete arasındaki farklara, anksiyetenin günlük yaşamı nasıl etkilediğine ve yaygın anksiyete bozukluğuna odaklanacağız. Daha sonraki yazılarımızda, farklı anksiyete türlerine ve başa çıkma yöntemlerine detaylı olarak yer vereceğiz.
Nedir bu anksiyete?
Anksiyete, kişinin kendini tehdit altında hissettiğinde ortaya çıkan yoğun kaygı, huzursuzluk ve endişe halidir. Zihinsel düzeyde belirsizlik, kontrol kaybı korkusu ve olumsuz senaryolar üretme eğilimiyle kendini gösterirken, fiziksel olarak da vücudun alarma geçmesine neden olur. Anksiyetenin yaygın fiziksel belirtileri arasında baş dönmesi, sıcak basması, uyuşma ve karıncalanma gibi duyumsal değişimler yer alır. Kişi titreme, kalp çarpıntısı ve kas gerginliği yaşayabilir. Sersemlik hissi, nefes almakta güçlük, boğuluyormuş gibi hissetme gibi belirtiler ise anksiyetenin yoğun hissedildiği anlarda ortaya çıkabilir. Ayrıca, yüz kızarması, terleme ve sinirlilik gibi tepkiler de kaygı durumuna eşlik edebilir. Kişi, bazen hiçbir gerçek tehlike olmamasına rağmen sanki büyük bir tehdit altındaymış gibi yoğun bir panik ve dehşet duygusu yaşayabilir. Bu hisler geçici ve yönetilebilir olduğunda hayatın doğal bir parçasıdır. Ancak sürekli hale gelip günlük işlevselliği bozduğunda bir anksiyete bozukluğuna işaret eder.
Yanlış yapıyorsun!
Günlük yaşamda sürekli bir döngü halinde "içsel olarak yapmak istediklerimiz" ile "yapmamız gerekenler" arasında gider geliriz. Bu denge bozulduğunda anksiyete kendini gösterir.
Çocuklukta içselleştirdiğimiz, ebeveynlerimizin ve toplumun sesiyle birleşerek şekillenen bir iç sesimiz vardır. Bu ses (süperego), bize sürekli ne yapmamız gerektiğini söyleyen, yanlışlarımızı hatırlatan, eleştiren ve kimi zaman yargılayan bir otorite gibi çalışır. Eğer süperego aşırı katıysa, kişi kendini sürekli sorgulayan, yargılayan ve hata yapmaktan korkan biri olarak bulabilir.
Doğru mu yaptım? Üzdüm mü? Kötü bir insan mıyım? Haksızlık mı ettim? Özür mü dilesem? Sürekli bu sorular içinde kaybolan biri, anksiyetenin yoğun etkisini hissedebilir.
Bazen kişi bilinçli olarak kendini suçlu hissetmese de, süperego çok güçlü olduğu için bilinçdışında sürekli bir suçluluk duygusu taşır. Bu suçluluk anksiyeteyi besler. Örneğin, çocukken ebeveynlerinin beklentilerini karşılamak için kendi isteklerini yok sayan bir birey, yetişkinlikte kendi arzularını takip ettiğinde "bu kadar keyif almak doğru mu?" diye düşünebilir. Bazen kişi suçluluk duymaya değer bir şey yapmasa bile anksiyete yaşar, çünkü süperego cezalandıracak bir şey arıyordur.
Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi
Özdemir Asaf, fiziksel bir ölüm gerçekleşmese de, insanın iç dünyasında derin bir kayıp veya dönüşüm yaşanan anları bu sözle tasvir eder. Bir ilişkinin bitişi, büyük bir hayal kırıklığı, kimlik kaybı veya ağır bir travma sonrası hissedilen varoluşsal anksiyete, bu ifadeyle özetlenebilir.
Yaşadığımız anksiyeteyi bir uyarı sistemi olarak görebiliriz. Bize ihtiyacımız olan, zorlandığımız, arzu ettiğimiz şeyleri söylüyor olabilir anksiyete. Bir asansörün aşırı yük uyarısı verdiğinde uyarıyı durdurmaya çalışmayıp yükü azaltmaya çalışmamız gibi; yaşadığımız anksiyete hallerinde de bu sinyal bana ne söylüyor, neyi ya da neleri değiştirmeliyim diyerek ruhsallığımızda bir şantiye kurabiliriz.
Anksiyetenin bilinçdışı suçluluk, içsel çatışmalar ve süperegonun baskısıyla nasıl şekillendiğini görmek için Takva (2006) şahane bir film. Erkan Can’ın etkileyici oyunculuğuyla hayat verdiği Muharrem, katı dini kurallar içinde yaşayan, itaatkâr bir karakterken, bir tarikatta yükseldikçe bastırdığı arzular, korkular ve vicdani hesaplaşmalarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Film, kaygının yalnızca dış dünyadan değil, kişinin içsel çatışmalarından da kaynaklanabileceğini çarpıcı bir şekilde bize gösterir.
Anksiyete sorunu yaşıyor muyum?
Anksiyetenin hayatınızı ne kadar etkilediğini anlamak için kendinize şu soruları sorabilirsiniz: Sürekli bir endişe hali içinde misiniz? Geleceğe dair kötü senaryolardan kendinizi alıkoyamıyor musunuz? Kaygınız mantıklı nedenlere dayansa bile, aşırı ve kontrol edilemez mi? Fiziksel belirtiler yaşıyor musunuz —kalp çarpıntısı, nefes darlığı, mide sorunları, kas gerginliği gibi? Günlük işlerinizde kaygı yüzünden ertelemeler yapıyor, sosyal ortamlardan kaçıyor musunuz? Eğer bu sorulara sıkça "evet" diyorsanız, anksiyeteniz hayatınızı zorlaştırıyor olabilir. Kaygının yönetilebilir olup olmadığını anlamak ve sağlıklı baş etme yolları geliştirmek için bir uzmandan destek almanızın zamanı gelmiş olabilir.
Neler yapabiliriz?
Yaşadığımız eğer yaygın anksiyete bozukluğu ise başa çıkmak için şunları yapabiliriz: öncelikle yaşamımızı gözden geçirmek, bize kaygı veren durumları fark etmek ve değiştirilebilir olanları ele almak önemlidir. Psikoterapi desteği almak, bu süreçte kaygının kökenini anlamamıza ve baş etme stratejileri geliştirmemize yardımcı olabilir. Günlük hayatımızda rutinleri oturtmak ve düzenli hale getirmek, belirsizliği azaltarak zihnimizi rahatlatabilir. Spor yapmak ve sanatın dönüştürücü gücünü kullanmak, bedensel ve ruhsal olarak gevşememize katkı sağlayabilir.
Bunun yanı sıra, stoik bir yaşam biçimini benimsemek, olaylara daha geniş bir perspektiften bakmayı öğrenmek açısından faydalı olabilir. Stoacılığı inceleyerek hayatın getirdiklerine karşı daha dayanıklı olmayı öğrenebiliriz. Zor zamanlarda kendimize "bu da geçer ya hu" diyebilmek, yaşananların gelip geçici olduğunu bize hatırlatabilir. Farkındalık (mindfulness) ve nefes teknikleri, anın içinde kalmayı ve kaygının bizi ele geçirmesine engel olmayı sağlayabilir. Bu konuları araştırıp, bu alanlarda egzersizler öğrenebiliriz.
Anksiyeteyi tamamen yok edilmesi gereken bir düşman değil de bize bazen bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteren bir işaret olarak görebiliriz. Onu anlamak ve yönetmeyi öğrenmek, yaşam kalitemizi artıracaktır. Eğer kaygılarınız yaşamınızı zorlaştırıyorsa, destek almaktan çekinmeyin. Değişim mümkündür ve iyi hissetmek hepimizin hakkı.
Psikoterapist Şamil Saribaş